ANILAR
ANILAR
Yorumlar (5)
GEÇMİŞ DE SAĞLIKÇILAR Sağlığın insan hayatı için ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliriz. Zamanımızda yazılı ve görsel yayınlar sayesinde insanlar bu konularda oldukça bilinçlenmiştir. Sağlık kuruluşlarının ve bu kuruşlara ait teknik ekipmanlar ile sağlık çalışanlarının tüm eksik ve noksanlıklarına rağmen, mevcut imkanlar içerisinde yine de hizmet alabilmekteyiz. Geçmiş zaman dilimi içerisinde, insanların sağlık konusundaki bilinçsizliği, Sağlık kuruluşu ve doktor sayısının az olduğu, ekonomik yetersizlik gibi sebeplerden, Ufak rahatsızlıklar hep ötelenirdi. Nevşehir Devlet hastanesinin olanakları ve sunduğu hizmetler yetersizdi. Ciddi rahatsızlıklarda insanlar kayseri ve Ankara gibi yerlere sevk edilirdi.
Ancak hastanın ekonomik imkanı varsa ve onu götürüp tedavi ettirebilecek, yol yordam bilen birisi varsa hasta gidebilir, aksi halde kaderine razı olmak durumundaydı. Devlet hastanesi haricide serbest çalışan birkaç pratisyen hekim de vardı. Bunlardan biriside( Naimlerden Mithat ağabey ) idi,
bazen insanlar ücretin ödeyip
hekimi eve getirirlerdi. İşte bu dönemlerde insanların çaresizliklerine merhem olan her derde deva sağlıkçılarımız vardı. Bunlar genellikle yöre insanlarıydı. Ağır koşullarda gece gündüz çalışan insanların çalışma koşulları içerisindeki karşılaşabileceği yöresel hastalıkları bilirler, ona göre çantalarından çıkarıp ilaç verirlerdi. Bu hastalıklar genelde üşütmeye bağlı grip türü yada enfeksiyona bağlı hastalıklar olurdu. Bu sağlı memurları Gece ve gündüzde ne zaman haber verilirse verilsin, hemen gelir ve müdahale ederlerdi. İğne yapılacak ise önce şırıngasını kaynatır, dezenfekte eder öyle yapardı. Yara pansumanı yaparlar, Çocukları sünnet eder, aşılarını yaparlardı. Bunların içinde bir tanesi diş bile çekerdi. 1950 yılı öncesine vakıf değilim. Ancak kasabanın seçkin ailesi Saatçilerden Cerrah Ahmet efendinin insanlara yukarıda anlattığım sağlık hizmetleri konusundaki yardımları hep anlatılırdı. Zamanım da hatırlayabildiklerim arasında, İzmir den emekli olup gelen Ali bey amca, Akif Ağalardan Hacı Osman Turan (Bir dönem Belediye başkanlığı da yapmıştır) Ganisler den Mustafa Sucu, Kavaklılardan Hüseyin ağabeyler, Yaşıtım sıhhiye Hasan, Batakçılardan Mehmet Özdemir Bunlardan bazıları idi. Bu değerli insanları saygı ile anar, Cenabı Allahtan rahmet dilerim.
ŞİRİN KASABAMIZIN ANILARDA KALAN GÜZELLİKLERİ Toplumlar devamlı bir değişim ve gelişim içerisindedir. Her nesil doğal olarak bu gelişim ve değişimleri yaşam süreci içerisin de gözlemleyip, o zaman dilimi içerisinde yok olan değerler hep anılarında kalır. Bu gün geldiğimiz nokta, teknolojik gelişim ve ekonomik değişimlerin bir sonucunda, bizlere sunduğu olanaklarla daha rahat ve müreffeh bir yaşam seviyesine ulaşmış olmakla beraber, ekolojik yapının, iklim ve doğa koşullarının süreç içerisindeki inanılmaz değişimi ile köyümüzde de bir evrilme yaşanagelmiştir. Yaşam sürecimin başladığı 1940 lı yıllarda itibaren şöylece geriye dönüp anılarıma daldığım da, Mevsimleri doğanın kurallarını bilerek doya doya yaşardık. Karlar altında geçen çok yoğun bir kış dan sonra, karların altından çıkan kardelenlerle ilk baharın geldiğini anlardık. Ardından sıra ile çiydem, nevruz, mor menekşeler, ağaçların çiçek açmaya başlar, tabiat yeşile bürünürdü. İki vadi boyunca uzanan yemyeşil bir güzellik, çaydan akan berrak diz boyu suların insanı rahatlatan sesi, gece ayrı gündüz ayrı cıvıl cıvı kuş sesleri,
Kilometrelerce uzayan vadinin her yerinde, her köşesinde arı gibi çalışan işi ağır ama daha bir mutlu insanlar, bunun gibi niceleri. Bölgenin incisi ve çukur ovası olarak bilinen köyümüzün bu kadar özel ve şirin olasını sağlayan asli unsur tabidir ki su ve su kaynakları idi. Sulu tarım yanında vadi boyunca göklere kadar uzanan
selvi ve kavaklar, aralarında bütün heybeti ile ceviz, çeşitli meyve ağaçlarına, ekilebilen sulu tarım alanlarına hayat veren işte bu su ve su kaynakları idi. O zamanlarda Nevşehir dahil tüm köy ve kasabalarda insan atıkları henüz kanalizasyonlara verilmediğinden, Güvercinlik, göre köyü, Nevşehiri geçerek akan ,yöre ihtiyac fazlası sular, Kadiraktan bir şelale olup Akar,
Türkmen aharı dediğimiz yerden gelen su ile köyün başında birleşip vadi boyunca karışan kaynak ve pınarlardan çıkan sularla birleşerek gürül gürül akan çayı oluştururdu. Köyün başından itibaren vadinin gittikçe azalan kod farkı nedeni ile, ekilebilen sulu araziye suların taksimi, dere boyu sıralı göletlerle(GÖL) ile sağlanırdı. Bahçelerin su ihtiyacını karşılamak üzere,
Hatırladığım kadarı ile vadi boyunca 9-10 civarın da Göl ve bu göletlerden su taşıyan arklar vardı. Yağmurların çokça yağdığı zamanlarda büyük seller gelir, zaten taş, toprak, çalı çırpı ile yapılan bu göletleri alıp götürür, aynı zamanda bu göletlerden bahçelere su taşıyan arkları da tamamen doldurduğun dan, tekrar bunların eski hale getirilmesi için emek ve zaman harcanırdı. Bir dönem bu şekilde
olan Göletler
teknolojin ve ekonomik durumun sağladığı imkanlara bağlı olarak kalıcı şekilde beton engel durumuna getirildi. Arklardaki su kayıplarını önlemek için kanallar yapıldı. Bir zamanlar
Çaya ve kanallara sığmayan sular gün geçtikçe azalarak ihtiyacı karşılayamaz oldu. Ve sonuçta bu günlere gelindiğinde, Ekim alanlarına gerekli olan su pimaş borularla taşınabilir hale geldi. Biz topraktan uzaklaştık, toprak da bize küstü. Suları hoyratça harcadık, sularda bize küstü. Ekolojik durumu bozduk, doğada bize küstü.
Değişim sadece bize özgü olmayıp, Dünyamızda, çevre kirliliğine neden olan hatalar, doğayı hoyratça kullanmanın sonucu olarak küresel dengeler bozuldu ve iklimler değişti, bitki örtüsü değişti, mevsimler ve her şey değişti. Küresel değişimleri bir tarafa bırakıp, Kasabamıza baktığımızda, bazı dengelerin bozulmasına bilerek yada bilmeden bizler de sebep olduk. Bana göre yapılan birinci yanlış; Atık suları arıtma tesisine taşıyan devasa boruların Çayın orasını takiben döşenmesi, hem ekim alanlarının kaybına, hem de dere tabanından çıkan kaynak sularının çekilmesine sebep olmasıdır. İkincisi; Bahçe ve bağ evlerinde pervasızca kuyu açarak, yeraltı kaynaklarının kurmasına ve hesapsız su kaybına neden olunması. Toprakların veriminin azalması, genç neslin toprak ile uğraşmayı terk etmesi gibi pek çok hatalarımız olmuştur. Kasabamız bu günkü hali ile de çok şirin ve güzeldir. Endişemiz gelecek nesiller içindir.
KASABAMIZIN KONUMU VE SAĞLADIĞI YARARLAR GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİR YOLCULUK : Bulunduğumuz coğrafyanın tarihi M.Ö. 3000 yıllarında yaşamış olan Asurlular ve Hititlere dayanmaktadır. Bu süre içerisinde İnsanlığın hangi evrelerden geçtiğini, sosyal, Kültürel alandaki gelişim, doğa ve tabiattaki değişimlerin ne olduğunu detaylıca ve ilmi olarak incelemek konumuzun dışında kalmakla beraber, son bir asıra yakın zaman dilimi çerisinde ki değişimleri, geleceğe ışık tutması bakımından yazmak istedim. Burada bir şeyler yazarken ifadelerimde, yazım kurallarındaki hatalardan dolayı affınıza sığınmak isterim.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi bu süreç içerisinde kaç nesil gelip geçmiş ama gerek dünyada gerekse bölgemizde değişim hiç bu kadar hızlı olmamış tır. İnsan ömrü çok kısadır. Bilemedin bir asır. Yaratana şükürler osun ki şu ana kadar bana 85 yıl yaşam nasip etti. 1945-2025 yılları arası süre içerisin de, geriye baktığımda anlatılacak çok şey olduğunu fakat neyi nasıl anlatacağımı
bilemiyorum. SOSYAL YAŞAM VE DEĞİŞİM
AÇISINDAN BULUNDUĞU KONUMUN
kÖYÜMÜZE SAĞLADIĞI AVANTAJLAR:
Bilindiği gibi köyümüz
Nevşehir’in kuzey doğusunda ve 2-3 km lik bir mesafe içerisinde bulunmaktadır. Konumu itibarı ile sosyal, kültürel ve ekonomik alanda, diğer yerleşim birimlerine göre daha fazla kazanımları olmuş ve olmaktadır.1935 li yıllarda Nevşehir’e kurulan elektrik santralinden, kapasite fazlası enerjinin köyümüze gelmesi sağlanmıştır.
Önceleri varlıklı kimselerin evinde kullanılabilen elektrik, zamanla ekonomik imkanlara göre yaygınlaşmıştır. Bu adım gelişimin ve
ilerlemenin hız kazanmasında en büyük amil olmuştur. Bir kere yıllardan beri, Bezir ve gaz lambaları ile aydınlanma dönemi kapanmış,
kısa zaman içerisinde herkes elektrikten istifade etmeye başlamış, insanların dünyası aydınlanmıştır. 1945 li yıllarda evlerde aydınlatmanın bezir lambası ile olduğunu, İlk ve Orta okul yıllarım da 2 numara idare lambası ile evimizin aydınlatıldığını iyi hatırlıyorum. 1936
yılları Köyümüz elektrikle tanıştığında, Ancak iller de
ve bazı ilçelerde elektrikle aydınlanma imkanının olduğu düşünüldüğünde,
kazanımın önemi daha iyi anlaşılır. Zaman içerisinde yine imkanlara bağlı olarak evlere Radyolar girmeye başlamış, bu defa insanların ruhu aydınlanmış, dış dünya ile iletişim imkanına kavuşmuştur. Köyümüzde ilk elektrik tesisatı kurulan yer Belediye olup, İlk radyo ya da Belediye kavuşmuştur. Belediye radyosundan Köy meydanın ve Belediye parkına çekilen hoparlör hattı ile günün belli saatlerin de ajans haberleri verilmeye ,müzik yayınları, ilanlar ve duyurular verilmeye başlanmıştır.
Diğer köy ve kasabalarda elektrik ve radyo yokken Köyümüzde
Radyo hızla yaygınlaşmış. Televizyon yayınları da ilk günlerden başlamıştır. Bu bakımdan aydınlanma daha hızlı olmuştur. KÜLTÜR, GELENEK GÖRENEK BAKIMINDAN BÜYÜK AVANTAJ SAĞLAMIŞTIR :
Kültürel gelişimlerin her zaman büyük yerleşim yerlerinden, küçük yerleşim birimlerine doğru olduğu bir gerçektir. Küçük yerleşim birimlerinin genişleme ve büyüme istikameti, şehirlere doğru olur. Köyümüz diğer köy ve kasabalara göre Nevşehir’e daha yakın ve yürüme mesafesindedir. İnsanların
birbirine daha yakın olması ve devamlı olarak teması devam ettirmesi, bilgi ve görgü akışını daha çok sağlamıştır. PAZARA YAKIN OLMANIN GETİRDİĞİ AVANTAJLAR :
Köy halkının geçim kaynağı tarımsal faaliyetlerdi. Bağ ve Bahçe işleri ile uğraşanlar %80-90 lar civarındaydı, Toprak fakir, gübre ve tohum alma imkanları kısıtlı olan bu işlerde ailece çok yoğun bir çalışma gerekirdi. İşler dağınık ve uzak, ulaşım eşek ve at arabaları ileydi. İş yerine gidip gelmek uzak iş yerleri için 2 saat civarındaydı. Sabahın erken saatinde gidilir akşam yatsı vakti dönülürdü. Üretilen mahsulün bazıları hemen ve toptan satılır, bazılarının satışı zamana yayılırdı. Üretilen mahsulün önemli bir bölümünü
Biber, patlıcan, domates, fasulye, Salatalık, ıspanak, pırasa gibi sebzeler teşkil ederdi. Bunlardan Salatalık iki günde bir diğerleri haftada bir toplanırdı. Genelde Pazar günü toplanan mahsul Pazartesi günü kurulan Nevşehir pazarına da satılırdı. Ulaşımın zor olduğu dönemlerde Akdeniz den sebze gelmediği için Nevşehir ve civarının ürün kaynağı köyümüzdü.
Anlaşılacağı gibi şehre yakın olma köyümüze önemli avantaj sağlamaktaydı.
OKUL VE EĞİTİM YÖNÜ İLE SAĞLADIĞI AVANTAJLAR :
Köyümüzde bir ilk okul bulunmaktaydı. İlk okulu bitirenlerin bir kısmı okumayı sonlandırır, ailesi ile bağ ve bahçe işlerinde çalışırdı. Bir kısmı da, şehrin yakınlığı avantajı ile Orta okula devam ederdi.
Yatıp kalkma yeme içme ve eğitim masraflarına katlanmak
zor olduğu için civar köy ve kasabada orta okula gelenlerin sayısı son derece az iken, mesafenin kısa oluşundan yaya gidip gelme ve ailesi yanında olma bakımından avantaja sahip olan köyümüzden 15- 20 kişi devam ederdi. Civar illerdeki liselere devam edebilme varlıklı ailelerin çocukları olup bir kaçı geçmezdi. 1954 yılında Nevşehir de Lise açılınca, okuma ve yüksek okullara gidebilme şansından da en çok köyümüz yararlandı. O dönemlerde civar köy ve kasabalara göre en fazla okuyanı olan köyümüzdü. Okuyanların bir kısmı kısa yoldan meslek okullarını seçerken bir kısmı da yüksek okulları okuyarak belli bir makam ve meslek sahibi olup köye yardımcı oldular. İŞ
VE MESLEK EDİNME-ESNAFLIK VE TİCARET KAKIMINDAN NEVŞEHİRE YAKIN OLMANIN SAĞLADIĞI AVANTAJLAR :
İlk okuldan sonra okumayı sonlandıranlardan bir kısmı, meslek edinmeleri maksadı ile çeşitli iş kollarında ustaların
yanına verirlerdi. Bunlardan zaman içerisinde başarılı olmuş gelmiş çok esnaf vardı. Bir kısım gençlerde kamu ve özel sektörde iş bulurdu. Mesafenin yakın olması sebebi ile, iskan, yeme içme giderleri olmadığından, ücret az bile olsa idare edebiliyorlardı.
Ayrıca Nevşehir de dükkanı olup ticaretle iştigal eden, Manifatura,
Bakkaliye, Ayakkabı, zücaciye, oto alım satım gibi iş dallarında ticaretle uğraşanlarda çoğunluktaydı. Öğrenciler esnaf ve ticaretle uğraşanla, kamu ve özel sektör çalışanları sabahın karanlığında
Nevşehir’e doğru yola koyulurlardı. Anlatmaya çalıştığım bu avantajların yanında, pazara ve alış veriş merkezlerine, Hastanelere yakın olması, Merkez ilçeye bağlı olmanın sağladığı kolaylıklar sayesinde köyümüz, civar köy ve kasabaların hatta ilçelerin hep önünde olmuştur. Çocuk ve gençlik yıllarıma ait
gözlemleri de aktarmak istiyorum
O dönemlerde insanların yaşamı çok
basit ve yalındı. Aynı bölge içerisindeki kasaba, köy ve kentler de de , Şehir ile olan yakınlık
ve uzaklığa, yöresel ve örf, adetlere dayalı farklılıklar olsa da
yaşam hemen hemen benzerlik taşıyordu. Toplumsal ilişkiler, aile içerisindeki yaşam düzeni, giyim ve kuşam kültür seviyesi bakımından inanılmaz seviyede geri kalmışlık, bir başka ifade ile fakirlik vardı. Yapılması gereken işler haddinden fazlaydı. İnsanların dinlenecek zamanı olmazdı. Önemli olmayan sağlık sorunları hep ötelenirdi. Bu denli çalışma karşılığında elde edilen ürün gelirinden gübre, tohum çıkarıldığında geriye ancak emeğin karşılığı kalırdı. Ne var ki evin ihtiyacı olan Yaz ve kış yiyeceklerini kendileri çalışarak ürettiğinden, dışardan alınacak kalemler az olurdu. Giyim kuşam sade basit ve kısıtlıydı. Esasen çok da önem verilmezdi. Bir ihtiyacın
alınabilmesi
için uzun süre düşünülürdü. Erkek çocuk ve yetişkin erkeklerin günlük çalışma kıyafetleri dışın bir elbisesi olurdu, kadınlar yelek altına kumaş dan dimi denilen geniş beden dar paça elbiseler giyerdi. Hali vakti olanların yani ekonomik imkana sahip olanların Bayram, düğün gibi özel günlerde giyinmek üzere, kıyafetleri olurdu. İlk Okul çağımıza yakın zamana kadar Altta uzun don ve üzerinde kaputtan gömlekli olduğum dönemleri hatırlıyorum. Asker olan babama gönderilecek resmi çektirmek üzere bir pantolonu ödünç aldıklarını hatırlıyorum. Lise de arkadaşlarım genelde çok güzel takım elbiseleri ile gelip giderken, Ben iki yıl,
Askerliğini yedek subay olarak yapıp dönen hala oğlunun pantolonunu, her gün yatak altında ütüleyerek giymiştim. Bu hali ile bile köyümüz çok iyi sayılırdı. Biz bu durumda iken köyümüzden geçerek pazara giden komşu köy erkekleri alta uzun kaput don, üstte kaput yakasız yelek ve başlarında sivri beyaz örme külah giyerlerdi. Köyümüz insanları yoğun bir
şekilde çalışmak mecburiyetindeydi. İşlerin çokluğu yanında, ürünlerin ekili bakılması su verilmesi ve hasat zamanlarında doğal olan iş çakışmaları, insanların gece gündüz koşturmasını zorunlu kılardı. Sulama işlerinde suyun kısıtlı olması sebebi ile bazen geceleri giderlerdi. Velhasıl ailenin her ferdinden hatta çocuklardan
bile yadım beklerlerdi. İş yoğunluğu köyümüz insanlarına boş zaman tanımıyordu. Bazen dinlenmeye bile zamanları kalmazdı. Evin erkekleri iş dönüşü eğer yorgunluk hissetmiyorsa, kahvehaneye gider, arkadaş çevresinde fikir alış verişi ve sohbetle vakit geçirirdi . Kahvehaneden önce toplama yerleri mahalle odaları idi. Evinin konumu müsait olan birileri, yaşlı ve genç durumuna göre bu odalarda toplanırdı. Kışın uzun gecelerinde, özellikle bayram ve özel günlerde, imece usulü evlerinden getirilen yiyecek içeceklerle ferfene(Arifene) yenilir içilir, eğlenirlerdi.
boş zamanlarında Kadınlarda yakın akranları, konu komşu ile çoğu zaman sıra ile evlerde toplanırlar. Masallar anlatılır, günlük konular konuşulur ve eğlenirlerdi. Toplantı yapılan evin sahibi, ilerleyen saatlerde sini (büyük tepsi)içerisinde Kuru yemiş ve meyveler getirirdi. Bu ikramlar genellikle para vermeden kendilerinin üretimi olan şeyler, örneğin; kuru ve yaş üzüm, iğde, köftür, tarhana, kabak çekirdeği, Kavurga, çetene ile çarşıdan alınan leblebi, yer fıtığı, şeker gibi şeyler yanın da elma, armut, ayva gibi meyveler ikram edilirdi. Gençler okul zamanı dışında sokakta bol bol eğlenirlerdi. O zamanlarda kışlar
sanki daha soğuk ve yoğun karlarla geçerdi. Kar kalınlığı diz boyu olur üst üste yağan karlarla evlerin avluları, yollar karla dolardı. Yağan karlar erimeden üzerine tekrar yağar bazen yollar kapanır yürünmez hale gelirdi. Karların yoğun yağdığı günler Evlerin damları kürelenir sokağa atılırdı. O zaman çoğu evin üzerinde bir küreyen
olur, konuşma, şakalaşmaları ise çok ahenkli olurdu. Defalarca yağan karların atılması ile yollar bazen çok yükselir ve yürünemez hale gelirdi. Okula gidip gelmek öğrenciler için kabus olurdu. İmkanların kısıtlı olduğu dönemlerde evlerde sabah akşam sobalarda odun yakılır, yanan kor ateş, odaların ortasına kurulan 1,5 m2 lik işkembe ((Alçak ayaklı büyük masa)
içindeki oyuklara konulur, işkembenin üzerine konulan kalın örtüler ile soğuktan korunmaya çalışılırdı. İskembe etrafında ayakları içeri sokarak ve örtüyü omuza kadar çekip yatmak çok güzel olur, etrafına toplanan büyüklerin anlattığı masalları dinlemek biz küçüklere ayrı bir heyecan verirdi. Ailede söz sahibi erkeklerdi. Kadınların sözü pek geçmezdi, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kabul edilen Medeni kanun ve bunun yanında,1933-1934-1936 yıllarında tanına haklar ile her ne kadar kadın erkek eşitliği getirilmiş ise de, ikinci dünya harbi dönemlerinde ve geçen bu kısa sürede bu hakların özümsenmesi, erkeklerin bunu kabullenebilmesi ve kadınların da bu haklarını bilip savunması çok uzun zaman almıştır. Demem o ki o zamanlarda ne kadınların ne de çocukların kimlikleri yoktu. Kadınlar kocasına sormadan bir yere gidemez, birisi ile konuşamaz kendi iradesi ile bir şeye karar veremezdi. Bir yere giden kadın, gelen bir erkek gördüğünde ise onun geç demesini beklerdi. Aileler ne kadar ilgisiz kalsa da, yasal mecburiyetle çocuklarını ilk okula gönderir, okul bitince orta okula gönderip göndermeme kararını ailesi verirdi. Köyümüzde bu gün olduğu gibi orta okul yoktu. Orta okul için 3-5 km. yürüyerek Nevşehir’e gidilirdi.
Gidip gelme ve yatıp, yeme içme maliyeti ile yoğun işler sebebi ile, Civar köylerden okumak için
çok nadir öğrenci gelirken, Köy ve şehir yakınlığın kazanımları sayesinde o dönemde orta okula gidenlerin sayısı 20 nin altına düşmezdi. 1954 yılında Nevşehir lisesinin açılması ile bu okullara, ilk okulu bitiren gençlerin büyük çoğunluğu gönderilmeye başladı. Demem o ki, o dönemlerde bile köyümüz de okuma yazma oranı, civar köy ve kasabalara göre çok fazlaydı. Bu okuma imkanlarından yararlanan köyümüzde, Orta okul, Lise ve Yüksek okulu okuyup makamlara gelme Meslek ve sanat edinme imkanına kavuşmuş, çevresine ve insanlara faydalı olmuşlardır. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, ülkemiz Yeni kurulmuş cumhuriyetin büyük çabaları ile çok önemli mesafeler alınmış olsa da, zamansız ve talihsiz olarak başlayan ikinci dünya savaşı sonucu insanlarımız zorluklar yaşamış iyice fakirleşmiştir. İşte anlatmaya çalıştığım husus da bu dönemlerdir. 1950 yıllarına doğru ve sonrasında toplumun yavaş yavaş kendine geldiğini, geçen her bir zaman diliminde sosyal, kültürel alanındaki gelişmeyi ve insanların Ekonomik bakımdan geliştiğini gözlemledim. İkinci dünya savaşı, toplumun fakirleşmesine bir çok Çocuğun babasız, kadınların kocasız kalmasına neden olmuştu. Savaşı bitmesi ihtiyat askerler e vatani görev süresini tamamlayan askerler terhis olmuş, memleketine dönüp işine gücüne başlamıştır. Bu dönem toparlanma, yaraların sarılması ve en önemlisi de çalışma ve üretme dönemi başlamıştır. Demokrat partinin 1950 de iktidara gelmesinden sonra başlayan Amerikan yardımları
ihtiyaç sahiplerine dağıtılarak, fakir vukara kesimin kısmen olsun yaralarına melhem olmuştur. Ticari ve sanayi faaliyetlerindeki hareketlenme, değişim ve ilerleme
gün be gün görülebiliyordu.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım, bu günlere gelmeden önceki yaşanmışlıkların neler olduğu, Hangi aşamaların kat edildiği ve bu günlere nasıl ulaşıldığıdır. Köyü bulunduğu konum nedeniyle ve teknolojik kazanımlarla bu seviyeye gelirken, Bilerek yada bilmeden yapılan yanlışların getirdiği bir çok değişimler de olmuştur. Değişimlerden birisi insanları ve özellikle genç kuşağın, Daha zahmetsiz, getirisi fazla olan iş alanlarını tercih etmesi ve zamanla çalışan insanların azalmasıdır. Bizim gençlik yıllarımızda Köy nüfusunun %90 nı emekçi iken bu gün Bağ ve bahçeler ya terk edilmiş ya da bakımsız bırakılmıştır. Değişimlerden kincisi, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemiz ve köyümüzde ekolojik dengeler alt üst olmuş, en hayati olan sular inanılmaz şekilde yok olmuş, iklim değişikliği verimi sıfırlamıştır. Bir başka değişim Köyün asli yapı taşı olan kayalar harekete geçmiştir yer yer göçükler olmaya başlamıştır. Bu değişimleri çoğaltmak elbette mümkündür. Bir gerçek var ki
Şırıl şırıl akan suları, yemyeşil doğası, ötüşen kuşları, arı gibi çalışan insanları, hatalarımızla yok ettik.
FAİK SARIHAN (2025)
GEÇMİŞTEN BU GÜNE YOK OLAN UN DEĞİRMENLERİ Bizim ve bize yakın nesillerin çok iyi anımsayacağı üzere, kasabamızda
geçmişten gelip 1950-1960
yıllarında
yavaş yavaş yok olan un değirmenleri vardı. Teknolojik gelişimlere bağlı olarak un fabrikaları kurulmadan önce, zahireler bu değirmenlerde öğütülürdü. Un değirmenleri, 4-5 metre derinlik ve takriben 2 metre çapında bir tünel, bu tünelin tabanından basınçla çıkan suyun çevirdiği bir çark ve bu çarka irtibatlı olarak dönen
takriben bir metre çapında yuvarlak taştan meydana gelen bir düzenek idi. Basit bir yapıdan ibaret olan değirmenin içerisinde, Yüksekte bulunan konik bir tekneden yavaş yavaş akan zahire, dönen taşın ortasındaki delikten alta geçer, ezilen buğday un haline gelerek önüne konulan kaplara yada çuvallara akardı. Dönen taşın çıkardığı tempolu ses insana bir huzur verir, uykusunu getirirdi. İçeri
girip sırasını bekleyenlere baktığınızda, hepsini zahire çuvalları arasında uyur vaziyette görürdünüz.
Bizim gençlik yıllarımızda kasabamız da 5 adet un değirmeni vardı. Bu değirmenlerden iki tanesi, Nevşehir'e ince yoldan giderken sağ tarafta, alt alta olup " Çifteler" olarak anılırdı. Üst taraf da değirmene su akıtan kanalın genişlemesi ile gençlerin yazı serinlediği bir gölet vardı. Neden dendiği bilinmez ismi "Kanlı "göl idi. Üçüncü un değirmeni, köy içerisinde, aşağı mahalleye giderken kadırak sapağı yüz metre ilerisinde olup " Kirazlı "olarak anılıyordu.
Dördüncüsü, bulunduğu yerlere ismini veren " Kaya değirmeni", Beşincisi ise kurucu ve sahibinin ismi ile anılan " Besim in değirmeni" idi. Bu değirmenler kasaba halkına olduğu kadar, esas uğraşısı çiftçilik olan civar tüm köy ve kasabalara günün 24 saati çalışarak hizmet verirlerdi. Gidince sıra bulmak imkansızdı ve mutlaka sıraya girilirdi. At, eşek. kağnı,at arabası ile uzaklardan gelen insanlar bazen günlerce sırasını beklerdi. Sırası gelenin zahiresi tekneye dökülür, öğütülerek teslim edilirdi. Öğütülmek için kile başına belli bir ücret alınmakla beraber, her ununu alan, bir kepçe unu değirmenci hakkı olarak verirdi. Umarım geçmişi ve anıları tazelemişimdir. 20 Mart 2025 FAİK SARIHAN
GEÇMİŞTE KALAN HARMANLAR Kasabamızda eskilerden beri tarımsal faaliyet olarak sulu tarım ve bağcılık hakimdir. Bunların dışında ekilebilir boş tarlalar olmadığı için tahıl ürünleri ile ilgili tarım genelde olmaz. Ancak eskiden bizlerin gençlik dönemin de, insanlar ihtiyaçtan dolayı köşe bucak bırakmaz, nerede ufak bir tarla parçası
bulsa buğday eker ve en azından buğday ihtiyacının bir kısmını olsun temin için gayret ederdi. Bu nedenle bazılarının az yada çok harman faaliyeti olurdu. Ekinle uğraşmak zor ve zahmetli bir iş idi.
Yazın en sıcak günlerinde, kan ter içerisinde kalınır, yolarken avuç içleri kanar yara olurdu. Büyüklerimiz yolarken “Kalıç” yani
küçük orak kullanırlardı. Yolunan saplar deste deste toplanır, At arabası vs ile harman yerine taşınır, yığın yapılırdı. Kasabamızda harman yerleri çoğunlukla bu gün top sahası olan yer ve vadiye bakan kayalar üzerindeydi. Kaya harmanlar sahipli olup ailelerin ismi ile anılırdı. Hasat zamanın da bu harman yerinde onlarca düvenin dönmekte olduğu görülürdü. Top sahası olan yer bu gün bile “harman” diye anılmaktadır. Getirilip Harman yerine yığılan yığınlar sürülüp kaldırılır, yerine kalanlar taşınır, işlem böyle devam ederdi. Yığınlar yan tarafa azar azar dağıtılır düvenle sürülür(un ufak edilir). İşlemi biten yan tarafa ayrılıp, yığından
ekin sapları tekrar yayılırdı.
Düven; büyük kızak gibi, altına keskin granit (Çakmak taşı) döşenen, At eşek vs ile çekilerek yığın etrafında dönen bir şeydi. Bazen iki düveni yan yana sabitleyip çift atla sürenlerde olurdu. Sürülerek iyice ufalanan(kesmik halini alan) saman yan tarafa yığılır, esen rüzgara doğru yabalar ile(yaba tırnaklı ağaç kürek) atılarak savrulan
saman uçarak ileriye, samandan ayrılan buğday ise yere düşerdi. Toz içerisinde kalanlara savurma işi oldukça zahmetli olurdu. Zaman içerisinde, Harmana yığılan ekin saplarını Düven ile sürme işi, yerini Patoz
denilen ayırma makinalarına bıraktı. 1800 lü yılların sonunda Avrupa da icat edilen patoz, bir traktör den kasnakla hareket alıp dönen ve içerisine atılan buğday saplarını
ezip saman ve buğday olarak ayıran bir düzenek idi. O dönemlerde kasabamızda ve Nevşehir civarında kullanılmaya başlanan patoz ların ismi “ MUKO” idi.
Nar Orta Mahallede “Hacel ağalar” lakabı ile anılan çok saygın bir aile vardı. Üç kardeş aile ataerkil aile olarak ilk zamanlarda bir arada yaşarlar dı. Bu ailenin bir özelliği de kadınları dahil hepsi diş çekmeyi bilirdi. Dişi ağrıyan kapıyı çaldığında kim çıkarsa, kapı eşiğine oturtur, Kapı arkasında asılı diş kelpetenini alır ve çekiverirdi. Mustafa Kolukısa bu ailenin delikanlı bir ferdiydi. Okumuş, kendisini yetiştirmiş, teknik konulara vakıf ve her şeyden önce köyünü ve insanlarını seven, dürüst ciddi bir esnaf idi. İşte İsminin Baş harflerini vererek, MUKO patenti ile patosu imal eden hemşerimiz “Mustafa Kolıkısa” idi. Kendisini minnetle anıyor, Cenabı Allahtan rahmet
diliyorum.