HİKAYELER VE MAKALELER
HİKAYELER VE MAKALELER
Yorumlar (5)
Hikayelerim -7 EMİNE GELİNİN HİKAYESİ
Aşağıda anlatacağım hikayede her ne kadar isimler farklı olsada olay gerçektir… … Emine, Çat Kasabası’nın en güzel kızlarından biriydi. Orta boylarda, kırmızı yanaklı, insana yakın ve çalışkan bir yapıya sahipti. Emine aynı köyden Ahmet ile nişanlanmış yakında düğünleri olacaktı. Bir gün Emine eşek ile tarlaya giderken önünü amca oğlu Kamil kesti.Kamil, “Emine “ dedi “Ben sana yanıyom ! Benim olacaksın !” Emine’nin elinde bağ bıçağı vardı. Kamil’in geldiğini görmüş bıçağın ağzını açmıştı. “Kamil bah !” dedi “ Sen benim emmim oğlusun, ganımız yakın. Ayrıca ben nişanlandım, etme ! Senin yaptığın erkeklik değil.” Kamil ne olur ne olmaz dercesine Emine’ye yaklaşmadan sırıttı; “Emine, öyle ya da böyle benim olacaksın. Seni o adama yar etmem !” dedi “Ben nişanlıyım” dedi tekrarından Emine “Sen benim gardeşim sayılırsın” “Ne gardeşi laann! Ben senin için yanıp tutuşuyom !”diye bağırdı Kamil. Emine elindeki testere gibi bağ bıçağını göstererek; “Hele bi yanaş !” dedi “Hele bi yanaşda görelim !” Kamil korktu; yanaşmadı fakat, Emine’ye el kol hareketleri yaparak uzaklaştı. Fakat bu iş burada bitmemişti; Emmi oğlu Kamil, fırsat buldukça Emine’yi rahatsız ediyor, “Emine benim olacaksun !” diyordu. Emine tehlikenin farkındaydı ama elinden bişey gelmiyordu. Yaşlı babasına bir kez konuyu açmış, o da “Ben Kamil’e söylerim. Bi daha yoluna çıhmaz” demişti. Fakat Kamil onu sıkıştırıyor, ıssız yerlerde önüne çıkıyordu. Derken güz geldi;Emine ve Ahmet düğün yaptılar. Güzel bir evlilikleri vardı. Bağ ve bahçeleri az olsada hayatı idame ettiriyorlardı. Bir gün kocası Ahmet’in dayısından Ahmet’e “O iş tamam. Seni yakında Almanya’ya aldırdırım !” diye telefon geldi. Ahmet sevinçle karısına sarıldı. “Emine “ dedi “Dayım çağırıyo !” Taze gelin Emin’nin içinde bişey “Cııız !” etti.Kocasının Almanya’ya gitmesine gçnlü razı değildi. Kötü bir şeylerin olacağından korkuyordu. “Eminem !” dedi kocası “Gider gitmez söz seni de aldırırım !” Ama öyle olmadı; Ahmet Almanya’ya gideli iki yıl olduğu halde izine dahi gelemedi. Emine gelin emmi oğlu Kamil’in bakışlarından çok tedirgindi.Onu takip ediyor peşini bir türlü bırakmıyordu. Kamil yine bir gün Emine’nin önünü kesti; “Emine kurtuluşun yoh ! Benim olacaksın !” dedi. Emine belki iyilikle emmi oğlunu ikna ederim diye düşümdü; “Kamil “ dedi “Bah gardeşim, ben evlendim bahlandım ! Kimi kimsem yoh ! Gocam senin bana sırnaşdığını duyarsa beni boşar ! Etme, eyleme ! Hayatıma yazıh etme !” Kamil ekşi ekşi gülümseyerek Emine’nin yanından uzaklaştı fakat peşini yine bırakmadı. … Kış gelmişti. Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi sobalar yanıyor, dumanları raks ederek gök yüzünde dağılıyordu. Ahırlarda ineklerden sütler sağılıyor tereyağı ve yoğurt yapılıyordu. O gün Emine helkide yoğurt kalmadığını gördü. “Tüüüh !” dedi Helki de heç yoğurt kalmamış !” Komşudan iki kaşık yoğurt almak için dışarı çıktığında emmi oğlu Kamil kapının önünde onu bekliyordu, Emine’nin bir an dizleri titredi. Kamil paltosu sırtında ona alenen asılıyordu. Eminenin başından aşağı kaynar sular döküldü. Döküldü de buz oldu o soğukta kaskatı kesildi. Emine çaresizce emmi oğluna baktı; Kamil yine o ukala tavırlarıyla gülümsüyordu. Emine'nin çaresi kalmamıştı. Dudaklarından şu cümleler döküldü; “Kamil “ dedi “Beni mi istiyon ?” “He !” dedi Kamil sarı dişlerini gösterircesine sırıtarak “Yarın bizim ahıra gel ! Orası sıcah olur” dedi Emmi oğlu Kamil ellerini oğuşturup, “Tamam” dedi “Yarın ahırdayım ! Sözünden dönmek yoh ama ?” “Yoh !” dedi Emine Kamil dönüp giderken Emine gelinin gözleri gibi yüzüde buz gibiydi. Emine açılan çiçek işlemeli yemenisini sıkıca doladı. Komşuya gitmekten vazgeçmişti.Kararlı bir şekilde ahıra yönelip kapıyı açtı; iki ineğine acır gibi baktı. Onlarla her zaman konuşur, evin horantası imiş gibi sohbet ederdi. Emine gelin hiç bir şey demedi; kapıyı örttü üstdeki odasına gitti. … Ertesi gün olmuştu. Öğleye doğru emmi oğlu Kamil avlunun yarı açık bırakılmış kapısından süzülerek içeri girdi.Emine oda penceresinden onun gelmesini bekliyordu.Kamil’in geldiğini görünce aşağı inip ona zorla gülümsedei. Emine, Kamil’e; “Sen ahıra gir. Üstünü çıharadur, ben hemen geliyom !” dedi Kamil ahıra girip heyecanla elbiselerini çıkarmaya başladı.Öyle ya yanıp tutuştuğu kadın biraz sonra kucağında olacaktı.Kapının yan tarafında ki minderin üstünde çıplak vaziyette Emine’yi beklemeye başladı. Emine’nin gelmesi uzun sürmedi. Ayak sesleri yaklaşıp kapı açıldı. Kamil’nin heyecanı doruk noktasına çıkmıştı..Yıllardır özlemini çektiği an gelmişti işte. Emine kapıdan içeri bir adım atınca Kamil onun elindekini gördü; Emine gelinin elinde sıkı sıkı kavradığı kocasının namusunu koruması için ona emanet bıraktığı sarı kabza bir ondörtlü vardı. Kamil olduğu yere mıh gibi çakılıp kalmıştı. Emine’nin elindeki silah üç kez, “Güm ! Güm ! Güm !” diye patladı. Emmi oğlu Kamil tozlu minderin üstüne kanlar içinde yıkıldı ve bir dahada kalkamadı. Jandarma geldiğinde Emine diz çökmüş bir halde ağlıyor bir taraftanda söyleniyordu; “Neden Kamil ? Gendinede banada yazıh ettin ! Etme dedim ! Yapma dedim ! Yalvardım, yakardım ! Aaah Kamil, ikimizede yazıh ettin !” … Jandarma başçavuşu ahıra girip şöyle bir göz atınca durumu anlamıştı. Hıçkırıklar içindeki Emine’nin omuzuna elini yavaşça koydu ve; “Hadi bacım” dedi “Gidelim !” Emine gelinin elleri kelepçelenip jandarmanın jeep’ine binerken yakındaki camiden ezan sesi geliyordu. Emine’nin duvar dibine döktüğü yemek artıklarına kuşlar konmuş şu zemheri ayda bir an önce karınlarını doyurmanın sefası içindeydilerki askeri jeep “Puf ! Puf” çalışınca onlarda kanat çırpıp uzaklaştılar. Orada sadece bir kuş kalmıştı. Kuşun kanadı kırık gibiydi. Yürürken yalpalıyor, kanat çırpıyor ama bir türlü havalanamıyordu. Birkaç deneme daha yapan kuş olmayacağını anlayınca duvarda bir delik bulup içine girdi. Belli ki o da Emine gelin gibi kaderine razı olmuştu. … ve aradan birkaç ay geçmişti. Nevşehir adliyesine yolu düşen genç bir adam nezarethanede Emine gelini gördü. Emine gelin olanları göz yaşları içinde kısaca anlatıp şöyle dedi; “Abi bana çok ceza verirler mi ?” Genç adam yöresel kıyafetler içindeki bu Çatlı geline önce acır gibi baktı. Sonrada gülümsedi, “Yok bacım “ dedi “Senin idamın beş altı sene. Ağır tahrik, namusu müdafa, ne ararsan var. Her şey hakimin elinde fakat sen en fazla beş altı ay yatar çıkarsın !” Emine’nin hüzünlü gözleri birden ışıdı, sevinçle “Sahi mi abi ?” dedi “Doğru mu söylüyon ?” “Doğru “ dedi genç adam. “Her kelimesi doğru “ … Emine gelin altı yedi ay sonra çıkmıştı fakat olanlara Almanya da ki kocası bir türlü inanmamış olacak ki karısı Emine gelini boşamıştı. Hayat maalesef acılarla yoğruluyor. 1982 de Çat kasabasında geçen bu olay diğerleri gibi unutuldu gitti.Ve zaman ekmek arayan kuşların kanatlarında uçtu gitti ..Aradan yıllar geçti, kışlar, yazlar, zemheriler, baharlar geçti. .Emine gelin gibi saf ve temiz Anadolu kadınının acıları hiç bitmedi, bu güne kadar geldi. Dostlar yüreğinizde ki güzelliklerin eksilmemesi dileğimle ! Ol hikaye budur.
Muharrem NALÇACI – NEV-NAR
ANADOLU DA HARMAN ZAMANI … ... “Anaaa, ben ne zaman doğmuşum ?” “Harman zamanı yavrııım ! Sen harman zamanı ekinler toplanırken doğdun !” … Anneler, çocuklarına eski harman zamanlarını anlatır ve “Aah yavrııım !” derdi “Şimdi her şeyin golayı çıhdı. O zamanlar gara saban vardı. Trahtör mırahtör yohdu ki..Ekinler desde desde toplanıp at ile eşşek ile gaya harmana daşınır, gara saban goşulurdu. Bizim gençliğimizde elimize alacah orağımız bile yohdu.. Aaah ah ! Her şeyin golayı çıhdı da insan bunu şimdi bilemiyo.” Bir zamanlar Anadolu da harman zamanı bir başkaydı. Gün doğmadan sabah ezanında uyanan ve karınca misali telaş içinde koşuşturan insanların hikayesi çok eskilerde kalmadı. Ocakta odun ateşinde pişen sıcak çorbanın buğusu havaya yükselirken ahırdaki ineklerin sütü sağılmış olurdu. Azıklar hazırlanır , At ve eşeklerin kaşağısı yapılır ,yola çıkmaya hazır hale getirilirdi. “Gııızz Fatma ! Süzme yoğurdu bahır tasa goymayı unutma ! Bi de bekmez gabının ağzını sıhı bağla emi !” “Tamam ana, annadık !” diyen uyku sersemi bir kız çocuğunun mahmur gözlerini güneş ışığı açardı. Anadolu’da harman zamanı bir başkaydı. Ve tarlada; Yürekler ter kokardı, bereket kokardı, toprak kokardı. Terli ellerde ki oraklar uzandıkça ekine altın misali sarı başaklar deste deste toplanır ve emeğin karşılığı olarak gönüllerde bereket çiçekleri açardı. Harman zamanı kuşlar, karıncalar ve tüm böcekler bayram ederdi. “Maşallah ! Maşallah ! Bu yıl da çocukların rızkı çıktı !” diyen yorgun bir sesin gözlere yansıması sıcak bir gülümsemenin zafer işareti gibiydi. O gülümseme tüm yorgunluğu alır ve akşam üstü eve dönüşte çatlamış dudaklarda yanık bir türkü olurdu. Harman zamanı eskiden Anadolu bir başkaydı. Ve son; Saçları, başları, elleri, ayakları toz toprak içinde ki o onurlu güzel insanların hikayesi keşke hiç bitmeseydi... Ama bitti… . Muharrem NALÇACI – NEV-NAR
YÜREĞİ KEKİK KOKARDI
Onlar, güzel ülkemin güzel çocuklarıydı - Hikaye … Kekik, doğanın bize sunduğu en güzel kokulu doğal bitkilerinden biridir. Elinize sürseniz eliniz , yüzünüze sürseniz yüzünüzi yüreğinize sürerseniz yüreğiniz kekik kokar; Anadolu kokar,; insan kokar.. İşte bizim hikayemiz kekik kokulu yüreklerin hikayesidir. … O gece hava ağır, dağlar ağır ve gece ağırdı. Gökyüzünde yıldızlardan eser yoktu. Koyu gri bir karanlık içinde dağlar görünmez olmuş, dağ dorukları evrenenin sonsuzluğunda kaybolmuş gibiydi. Doğanın tenine sanırsınız siyah bir perde çekilmişti; göz gözü görmüyor ve dağ dağa yabancıydı. Derin bir sessizlik içinde doğanın yanaklarına dokunan soğuk iliklerine kadar işliyor geceyi daha zor kılıyordu. … Nevşehirli asker Mehmet böyle havalara bir türlü alışamamıştı; hani en azından birkaç yıldız olsa başını kaldırır gülümser, sonra da sohbet eder, içini ısıtırdı. Siz yıldızlarla sohbet eder misiniz bilmem ama Mehmet mevzide iken başını silahına yaslar, hayallere dalar; koynunda yıldız toplardı. O yıldızların sıcaklığında şarkılar, türküler söyleyerek bambaşka dünyalara giderdi. Bu gece ise hava çok karanlık ve soğuktu. Dağların doruklarına oturmuş karların gümüşi yansımaları olmasa göz gözü görmeyecekti. ..Halbu ki henüz gece yarısı bile olmamıştı. Mehmet, soğuktan üşüyen ellerini huflayıp asker parkasının yakasını kulak hizasına kadar çekip kızgın bir ses tonu ile; “Ula arkadaş ! “ dedi “Ne zaman milli takımın maçı olsa şansıma nöbet çıkıyor. Lan Çorumlu alacağın olsun ! “ diye söylendi. Sol elindeki silahı bırakmadan sağ eline küçük bir taş alıp hırsla karanlığa doğru fırlattı.. “Yuh lan ! “ diye bir ses duydu. “ Az kalsın ayağımı kıracaktın !” O ses devam etti; “Memed gene birine kızmışın belli “ Ona seslenen nöbet arkadaşı Yusuf’du. Maraşlı onbaşı Yusuf. Mehmet, bulunduğu taş siperden çıkıp arkadaşına; “Yav, görmedim, kusura bakma ! Bu gece biraz sinirliyim de !” dedi. “Niye ?” dedi Yusuf onbaşı.”Hayırdır ? “ “Şu nöbet işi diyorum; ne zaman milli takımın maçı olsa hep bize denk geliyor.” Yusuf güldü; “ Çorumlu çavuş bilerek yazıyor ! Geçen ki maçda yine bizi yazdı bu hergele. Neymiş; maç saati tehlike büyük olurmuş da..Cesur ve gözleri keskin askerler nöbete yazılacakmış da…Tabur komutanının emriymiş de falan, yalan ! Hep bu Çorumlu çavuşun eli altından çıkıyor “ Bir küfür savurdu Mehmet. Sonrada pişman olmuş olacak ki; “Kimbilir, ona kızıyoruz amma belki dediği doğrudur” dedi. Arkadaşı Yusuf’un omzuna elini koyup; “ Taburda komutandan sonra en iyi nişancı sensin.” “ İyi atıcı olmak suç mu kardeşim ? Herkes nöbet görevini yapmalı. Ne zaman riskli bir durum olsa nöbete bizi gönderiyor. Maraşlı gel ! Nevşehirli gel ! Şu askerlik bir bitsin anamı doktora götürüp gözlerine baktıracağım..Bizim komşulardan biri kapımızı çalsa içerden; Yusuf’um sen mi geldin diye sesleniyormuş .Gözleri görmediği için her geleni Yusuf sanıyor. Garibin bir ayağı çukurda; bugün var, yarın yok “ Mehmet, “Oof ! Bu anaların var ya, hakları ödenmez” dedikten sonra cebinden bir paket sigara çıkarıp Yusuf’a bir tane uzatmıştı ki vazgeçip tekrar cebine koydu. “Kahretsin ! “dedi “Bazen nöbette olduğumu unutuyorum “ Yusf güldü. O da cebinden bir şey çıkarıp Mehmet’e uzattı. “Boşver sigarayı “ dedi “Al bunu ağzında çiğne . Ben hep öyle yaparım “ Mehmet, Yusuf onbaşı’nın uzattığı şeyi görünce; “Yine mi kekik ?” dedi, o da güldü. “ Kekik tabi ki ..Anam boşuna dememiş yüreği kekik kokulum diye. Maraş’ın dağları burası gibi kuru değil, her yan sanırsın kekik bahçesi. Ta ki çocukluğumdan beri kekikleri severim. Ben de alışkanlık oldu, bir tutam mutlaka cebime korum.” Mehmet, Yusuf’un verdiği kekiklerden birkaç yaprak ağzına atıp çiğnedi. “Biraz acı gibi ama kokusu çok güzel “ dedi “Sigaradan yine iyi oğlum !” “Kahretsin ! Sigarayı bırakamadım “ dedikten sonra devam etti ; “ Arkadaşın Nihat maçda oynuyor mu ?” “Oynamaz mı, elbette oynuyor “ dedi Yusuf. “Onunla Antep de birlikte oynamıştık. O yıl ben de Maraş’dan Antep Arabanspor’a geçmiştim. Nihat’ı orada tanıdım. Topa bir vuruşu vardı ki top ile birlikte kaleciyi içeri sokardı. Bir gün kulübe birileri geldi; dediler ki biz bu çocuğu Beşiktaş’a götüreceğiz.. Anlaştılar. Gidiş o gidiş; sonrasını biliyorsun..Şimdi ise milli takımın en vurucu silahı !” “Vay be ! Demek Nihat ile birlikte oynadın ha ?” dedi Mehmet. Mehmet, arkadaşı Yusuf’un Nihat’a olan sevgisini bilirdi. Yusuf, Nihat’ı belki yürmi kez anlatmıştı. Mehmet, Yusuf’un yarasına basmayı severdi. Şimdi yine şaka ile karışık yarasına dokundu; “Nihat ile birlikte maç oynamak çok güzel bir duygu olsa gerek” dedi “ Oynamak ne kelime, onunla can ciğerdik !” “Şimdi sen burada, o ise ?” “Hayat böyle oğlum ! Sende yarama dokunup durma. Bu gece içimde kötü bir his var. Neyse, bu geceki maçı bi alsalar ” “ Alırlar ise ne yapacaksın ? “ Deyip güldü Mehmet. Yusuf onbaşı bu soru üzerine bir an düşündü; sonra da; “Golü Nihat atarsa sen benim yerime iki sefer nöbet tutacaksın. Yok eğer atamazsa ben senin yerine nöbet tutacağım. Var mısın ? “ Deyince Mehmet; “ Tamam lan ! “ dedi “Anlaştık !” Yusuf onbaşı arkadaşı Nihat’ın gol atacağına o kadar inanıyordu ki aksi bir durum aklına bile getirmek istemiyordu fakat ya aksi olursa ? diye geçirdi içinden. Bu ortamdan sıkılmış gibi başındaki kepini çıkarıp taş siperin üstüne koydu. Sonra da ; “Memed “ dedi “Bana bişey olursa yerime anamın elini öper misin ?” “Lafa bak ! Bu da nereden çıktı oğlum ? Biraz önce maç konuşuyorduk, şimdi yine efkarlandın. Sana da, bana da bişey olmaz. Sen meraklanma ! “ “ De ki başıma kötü bişey geldi” Mehmet, arkadaşı Yusuf’un ara sıra böyle şeylere takılıp kaldığını biliyordu. Son aylarda ikide bir “Bana bir şey olursa “ deyip duruyordu. Onunda canı sıkılmıştı; başını iki yana salladı. “ Senin anan benim anam sayılır.” dedi Mehmet. Asker Mehmet annesini çok küçük bir çocuk iken kaybetmişti. Sonra öğrendiğine göre anası zatürreden ölmüştü. Mehmet anne sevgisini hiç bilmezdi. Bayram günleri tüm çocuklar annelerine sarılır iken o; boynu bükük halde bir duvar dibine oturur hüzünle diğer çocukları seyrederdi. Anne sevgisi içinde hep bir ukde idi. Yusuf’a dönüp; “ Anan, benim anam gardaş !” dedi tekrarından. Sonrada; “Fakat sen de biliyorsun o yaştan sonra gözlerinin açılması çok zor !” dedi. Yusuf ve Memet iyi iki arkadaş idi. Dertlerini paylaşır, gelecek için hayaller kurarlardı. Yusuf’un anası ona kekik kokulum derdi. Kekik kokulum aşağı, kekik kokulum yukarı. Kasabada adı kekik kokuluma çıkmıştı. Aslında bu durumda biraz gerçek payı vardı; Yusuf dağ kekiklerini çok sevdiği için cebinde kekik otu taşırdı. Kokusu iki metreden diğer insanlara kadar varırdı. Memed bunu bildiği için kimi zaman onun cebinden birkaç dal alır, ağzında çiğnerdi. Ondan biraz daha kekik isteyecekti ki yüz hatları birden gerildi. Yüz metre kadar ileride bir gölgenin hareket ettiğini görür gibi olmuştu. Mehmet, Yusuf onbaşı’ya yaklaşıp usulca ; “ Yusuf bişey gördüm ” dedi “ İlerdeki çalılıkların orada sanki bir gölge kıpırdadı ! “ “Yok canım !” dedi Yusuf “ Sana öyle gelmiştir. Hiçbir şerefsiz cesaret edip buraya kadar yanaşamaz !” “Lan oğlum, burası dağ başı. Adamlar yılan gibi kıvrıla kıvrıla geliir !” Yusuf, Mehmet’in gösterdiği çalı yığınlarına doğru dikkatlice baktı; bir şey göremedi. “Sana öyle gelmiştir “ dedi Mehmet emin olmak için çalılığa doğru hareketlendi. Birkaç adım atmıştı ki Yusuf ; “ Dur oğlum !” dedi. “ Sen manyak mısın ? Öyle dimdik gidilir mi heç ? Sen burada bekle ve beni koru. Ben tepenin yamacından usul usul gidirim “ “Komutana haber versek mi acaba ?” dedi Memed Yusuf bu lafa kızdı; “ Ortada fol yok, yumurta yok. Üstüne fırça yeriz. Hem milli takımın maçını bırakıp gelmezler ” “Sen bilirsin !” dedi Memet. “Fakat sanki hareket eden bişey gördüm “ “Tamam, anladık !” dedi Yusuf “ Sen dediğimi yap; dikkatlice beni koru !” Yusuf onbaşı silahı elinde tepenin alt yamacına doğru belini büküp bir panter gibi ilerlemeye başladı. Memet, kurşunu namluya sürüp sipere yattı. Maraşlı Yusuf onbaşı’nın ardısırea bir süre baktı; Biraz sonra hiçbir şey göremez oldu. Yusuf onbaşı tepenin yamacında karanlıkta kaybolmuştu. Kendi kendine söylendi; “ Yav !” dedi “Bu çocuk kadar fedakar ve cesur birini hiç görmedim. Komutan haklı mıdır nedir ? Korku nedir bilmiyor.. Beni göndermedi, kendi gitti. İnşallah ben o kıpırtıyı yanlış gördüm !” diye söylendi. Memet derin bir nefes aldı. Yusuf’un onu verdiği kekikler dilini acıtmıştı; yere tükürdü. İçinden; bu çocuk bu otu nasıl çiğniyor diye geçirdi. Hem de Maraş otu gibi çiğniyor. Mehmet kendi kendine güldü. Güldü ama tedirgin olmaya başlamıştı. Yusuf’dan ses seda yoktu. Merak edip uzandığı siperden yavaşça ayağa kalkıp birkaç adım atmıştı ki ; “ Tak ! Tak ! Tırraak !” diye silah sesleri duydu. Mehmet’in içinde bir şey “Cıız !” etti. Ne olduğunu tahmin etmişti; karanlık boşluğa doğru silahın tetiğine bastı. Gecenin karanlığında silah sesleri dağın yamaçlarında yankılanıp geri dönüyordu. Mehmet ikinci şarjörü takıp ileri fırladı. Bir taraftan zikzak çizerek koşuyor diğer yandan ateş ediyordu. O sıra ayağında bir sıcaklık hissetti; Memed aldırmadı ; arkadaşı Yusuf onbaşı’yı görmüştü. Buz üstünde kayan bir patenci gibi sağ ayağını çeke çeke ona doğru gidiyor ve tepeden üstlerine gelen ışıklara doğru ateş ediyordu. Memet, güç bela arkadaşı Yusuf onbaşı’nın yanına vardı. Yusuf yerde hareketsiz yatıyor, silahı ise elindeydi. Mehmet o sıra arkadan gelen silah seslerini duydu; takviye çabuk gelmişti fakat arkadaşı Yusuf iyi görünmüyordu. Mehmet bir yandan yerdeki arkadaşını korumak istiyor diğer yandan tepeye doğru ateş etmeye devam ediyordu. … Bir süre sonra silahlar sustu. Koyu gri bulutlar açılır gibi oldu; karanlık gökyüzü’n de birkaç yıldız göründü. Mehmet, Yusuf onbaşı’ya sarıldı; “Gardaşım !” diye bağırdı “Seni vurdular ! ” Yusuf onbaşı nefes almak istiyor ama sol göğsünün altındaki bir acı buna meydan vermiyordu. Çünkü Yusuf boğazından ve göğsünden vurulmuştu. Yattığı yerden güçlükle arkadaşı Memet’in ellerinden tuttu. “Vu vu vuruldum !” diyebildi “Namussuzlar pusuda beni bekliirmiş !” Mehmet şaşkın bir halde telaş içindeydi. Bundan önce bir olaya rast gelmişti ama o çatışma değil mayınlı pusuydu. Bir okulun duvarının önü kazılıp mayın konmuştu. Askeri araç geçer iken patlatılmış Allah’dan o zaman ölüm olmamış iki asker arkadaşı ayağından şarapnel parçalarıyla yaralanmıştı. Oysa şimdi en sevdiği arkadaşı can vermek üzereydi. Mehmet, kendi yaralı ayağını bile unutmuştu. Yusuf’a; “Sen konuşma !” dedi. Sonra da cebinden bir mendil çıkarıp Yusuf onbaşı’nın kan akan boynuna sardı. Yusuf; “Ölirem ! Biliyom ölirem gardaş !” diye tekrarladı. “Anama öldüğümü söylemeyin ! Garibin gözleri zaten kurudu, görmez, bir de kalbi kurursa !!! “ “Gardaşım yaşayacaksıın !” diye bağırdı Memet “Sıhhiye şimdi gelir !” “Gelse de kar etmez gari. Ölürsem beni buraya gömün” “O nasıl söz gardaşım ! Öyle şey olur mu ? Seni…” “ Memed, bana yalan söyleme. Sen de biliyon ki yaram derindir. Bana söz ver; anama gideceksin !. Ona de ki; ben geldim. Oğlun Yusuf geldi ! Sesimiz çok benziir ; anam seni ben sanır, sarılır, koklar. Cebinde kekik götürmeyi unutma ! Tenin kekik kokarsa hiç şüphesi kalmaz. Anamın yüreği söğüt dibinde kaynayan pınar gibidir; ne kadar içersem iç doymazsın. Memed söz mü ? Anama gidecen değil mi ?” Mehmet, Yusuf’un gözlerine baktı; Ay ışığının altında feri bitmekte olduğunu gördü. Asker kepini çıkarıp yere vurdu. “Gideceğim “ dedi. “Söz, gideceğim amma sen yaşayacaksın ! Birlikte arkadaşın Nihat’ın yanına gideceğiz. Diyeceğiz ki; Nihat biz geldik ! Sonra kendi aramızda maç yapacağız ! Birkaç çalım; Oh be ! Kral Nihat yerlerde ! Nihat bir tepsi baklava alacak. Boğaza nazır bir tepede güle oynaya yiyeceğiz ! “ Nevşehirli asker Mehmet arkadaşının yanında konuşurken ağlıyordu. “Belli mi olur, Nihat seni takıma bile aldırır. Güzel futbol oynuyon.. Beşiktaş senden iyisini mi bulacak ? Olmadı cimbom’a gidersin. Senin adamı ters tarafa yatıran çalımın var ya ! Lan oğlum sen en kral futbolcusun !” “Beni güldürme ! İçimde birşeyler yanir ! Ayaklarımı artık oynatamirim !” Yusuf onbaşı zor konuşuyordu. Sesi derinlerden gelir gibiydi; “ Memed kardeşim ! Kendini de beni de kandırma; bilirim birazdan öleceğim !” “Yaşayacaksın !” dedi başka bir ses “Gurban sen yaşayacaksın !” Bunu söyleyen Çorumlu çavuştu. Takviye birliğin içinde o da vardı. Yusuf onbaşı, baş ucunda Çorumlu çavuşu görünce başını topraktan kaldırır gibi yaptı. “Çavuş “ dedi “Maç kaç kaç ?” Çavuş bir an Yusuf’un ne demek istediğini anlamadı. Anladığında ise göz yaşları içinde bağırdı; “ Maçı aldık oğlum ! Hem de iki bir biz kazandık !” Yusuf onbaşı’nın yüzünde bir gülümseme belirdi; bir yıldız gözlerinde parlayıp söndü. “Golleer ?” dedi. “Golleri Nihat attı ! Senin arkadaşın attı ! “ Bunu duyan Yusuf onbaşı başını usulca toprağa koydu ve; “Memed “dedi “İddiayı kaybettin. Gplleri Nihat atmış !” Yusuf bir an durdu; nefesi boğazında tıkanır gibiydi. Son bir gayret sarf ederek; “Helal olsun çocuklar ! “ dedi “Yusuf size gurban olsun ! “ dedikten sonra gözleri usulca kapandı ve bir daha açılmadı. Çorumlu çavuş ise Yusuf onbaşı’nın kendine gelsin diye yakasından tutmuş hıçkırıklar içinde bağırıyordu. Sesi gecenin bir yarısı karanlığı yırtıyordu. “Maçı aldık oğlum ! Maçı iki bir biz aldık ! Şimdi ölme zamanı değil ! Şimdi sevinç zamanı ! Hadi kalk aslanım ! Nihat’ın yanına gideceğiz ! Diyeceğiz ki; Nihat biz geldik ! Çocukları sevinçten sokağa döktünüz ya, size helal olsun diyeceğiz ! Hadi aslanım kalk ! “ … Ne yazık ki Yusuf onbaşı gayrı başka dünyadaydı. Ne arkadaşı Nevşehirli Memet’i, ne de Çorumlu çavuşun hıçkırıklarını duyuyordu. Ay, koyu bulutlardan sıyrılmış, şavkı Yusuf onbaşı’nın yüzüne yansıyordu. Yusuf’un yüzünde belli belirsiz ince bir tebessüm vardı; maçı kazanmanın zafer tebessümü. . Gerçek ise farklıydı; Türkiye o gece maçı iki bir kaybetmişti.. Çorumlu çavuş şehid Yusuf’a bilerek yalan söylemişti. … Yıldızlar ardı sıra bir bir çıktılar. Bir yıldız şavkıyarak askerlerin bulunduğu tepeye doğru kaydı. Diğer bir yıldız ona nisbet yaparcasına ardısıra sağdı. Tüm yıldızlar bir bir Yusuf onbaşı’nın şehit olduğu tepeye sağdılar. Yıldızlar ince ve uzun beyaz bir renk oluşturdular. Sanki birini içlerine almak ister gibi o tepede dolanıp duruyorlardı. Bir süre sonra aradıklarını bulmuş olmalılar ki tüm yıldızlar hep birlikte tekrar göğe yükseldiler. Doğa eski haline bürünür iken Ay’ın rengi solmuş, yıldızlara hüzünle bakıyordu. … … Geceye düşen yıldızlar yağıyor Ay’ın ahraz dili tutuk Gözlerin gibidir şafak; ayağa kalk ey çocuk ! Bu hasret senin, benim, hepimizin Bir memleket ki; yüreği kekik kokuyor Saçlarında al, beyaz güller, karanfiller Kıymayın efendiler; Toprağın iki eli yakanızda Kızgın sacda kavruldu sevdalar Dağlara söylenen türküleri vurdular Kan revan içinde umut Ey Nemrut ! Taştan mabetlerin ağlıyor Koşun çocuklar koşun ! Filizkıran fırtınası var. Kalbinizi Güneş’e tutun ! … … O güzel çocukların ruhu Şad Olsun !
Muharrem NALÇACI – NEV-NAR
RAMAZAN SOFRASI … Bugün günlerden Cuma Babam en güzel elbiselerini giymiş. Sabun kokuyor gömleğinin yakası Yeleğinde dede yadigarı saatide cabası Birazdan ezan okunacak Anam “ Heriiif !” diye bağırıyor içerden “Oğlanı da götür namaza, yoksa sokakta kuduracak ! Sene bin dokuz yüz yetmiş ve aylardan ocak Babam şaşkın şaşkın ayakkabısına bakıyor; Zavallı ökçesi kırıldı kırılacak Dışarda lapa lapa kar yağıyor Kar, bembeyaz ve çırılçıplak Bir ebabil sağıyor başımı yalayarak Bir yanım şaha kalkmış tay gibi Diğer yanımda kavak yelleri esiyor. Hülyalara dalmış küçük bedenim Ah benim güzel anneciğim Kuru fasulye hazır, Bizi bekliyor honça da Ocakta tereyağlı erişte pilavı Yanında bir de dolma turşusu varsa Değmeyin şu Ramazan sofrasına ! (Gözlerin memleketim - Şiir kitabımdan )
Muharrem NALÇACI – NEV-NAR
Muharrem Nalçacı Görsel Hikaye Anlatıcı · 7 saat İSMAİL DÜLGER’İN ÖLDÜRÜLMESİ ...1957 Nar – Sulusaray su kavgası… (Öykü ) … İsmail’i vurdular Bulhazbaşı’nda; Kuşlar ve karıncalar ağlar başında ! Can verir ooy, o can bildiği toprakta ! Etmeyin ağalar yiğidim ne etti ? Getti de ol murada doymadan bitti ! M.N … Eylül, Anadolu da bir başka güzeldir. Toprak tüm bereketini Anadolu insanına sunar. Sebzeler, meyveler, üzümler insan eli değdiği her yerde ben burdayım dercesine sergen bir halde insanı dört gözle bekler. Eylülde Anadolu insanının yüzü güler, ruhu dolar. O yakıcı Güneş’in altında kavrulan tenlerin, çatlayan dudakların ve nasır tutmuş ellerin “İşte, her şeye değer ! “ dediği zamandır Eylül; bir annenin çocuklarına; “Şükürler olsun ! Bu gışda gaydımız tamam çocuklar !” dediği aydır. . Eylül Nevşehir’in Nar Kasabası’nda bir başka güzeldir; karınca misali çalışan insanların dört gözle beklediği hasrete kavuşmasıdır. Eylül, Nar da umut arayan gözlerin berekete doymasıdır. . Ve işte o güzel insanların memleketinde geçen GERÇEK ÖYKÜMÜZ; . O günlerde Eylül ay’ı bitmek üzereydi.Tüm sebze ve meyvelerin çoğu toplanmış kayadan oyma kayıt damlarına konmaya başlanmıştı. Bağlarda ki üzümler kesilmiş bir halde toprak sergilere serilip kurumayı bekliyordu.Nar Kasabası’nın temel gelir kaynaklarından en birincisi kuru üzümdü..Kuru üzümü olmayan evin çocukları kanadı kırık kuş gibi boynu bükük olurdu. Çünkü kuru üzüm para demekti. Kuru üzüm Narlı çocukların ceplerini dolduran çerez, annelerin ise hoşaf yapımında vazgeçilmez ürünüydü. Yani kuru üzüm o yıllarda altın gibi kıymetliydi … O gün Güneş Erciyes’den henüz doğmuş ve Nar Kasabası’nın arı kovanı gibi oyulmuş kaya yüzeylerini işte ben geldim dercesine sıcaklığı ile okşuyordu. Aşağı mahallede kara dutun hemen üstünde ki Dülgerler’in evinin duvarlarına istiflenmiş bağ çubuklarına tünemiş serçe kuşları Güneş’in tadını çıkarırcasına cıvıldaşıyor hemen aşağıda kara dut ağacında ki bülbülleri kıskandırırcasına kendi dillerinde şarkılar söylüyorlardı. Çenesi düşük bir saksağan karşıda ki evin damına konmuştu. Saksağan bu küçük geveze kuşları zevk ile dinliyordu ki ahşap kapılı evin önündeki at arabasının kasasına “Tak !” diye bir şey düştü. Kuru bağ çubuklarında ki kuşlar bu sesi duyunca telaşla uçuştular.Saksağan kaçışan kuşlara “Sizi korkaklar “ dercesine bir süre baktıktan sonra o da havalandı ve çay mahalleye doğru uçup gitti. İsmail Dülger at arabasına bıraktığı ağır çekici eline tekrar aldı, “Kahreetsin !” diye söylendi “Ne zaman uzak bir yere gitsem bu arabaya bir hal olur “ At arabasının tekerlerine şöyle bir göz attı; fazla bir şey yoktu ama yine de canı sıkılıp karısına, “Gııız Fadime ! Öğlen oldu öğlen ! Taa Bulhazbaşı’na gidecek !” diye bağırdı. Halbu ki Güneş henüz çıkmıştı. Nar insanı tez canlıydı. Fadime kadın elinde su testisiyle kapıda göründü.. Kocası İsmail’e ; “Şu herifin bugün tersliği üstünde” diye söylendi. Sonra devam etti “Sanki yatıyoh ! İnek sağ, etrafı topla, yiyecek hazırla hep Fadime’nin üstüne.!” Hemen arkasında uykulu gözlerini oğuşturan oğlu sarı Mustafa’yı görünce, “Laan Mıstafa ! Bostan korkuluğu gibi dikilme ! Garın Melek geline söyle ocağın yanında yiyecek bohçası var, gapıp getirsin” dedi Sarı Mustafa’nın karısı Melek’in içerden sesi duyuldu; “Getirdim anne !” “Askıda süzme yoğurt var, onu da getir ! “ “Tamam “dedi Melek gelin. Fadime kadın oğlum sana söylüyom, gelinim sen anla dercesine; “Şu oğlanda boy bos var amma düşünce yoh ! Her şeyi ben söylücem !” diye söylendi. Sonrada kocası İsmail’in at arabasının tekeri ile uğraştığını görünce, “ Gene ne oldu ? Teker mi çıhmış yosa ?” diye sordu. İsmail Ağa başını tekerden kaldırmadan karısına, “Yoh “ dedi “Tekerin çemberi gevşemiş. Şimdi bi tas su döktüm mü şişer kalır” . İsmail ağa işini bitirmiş olşacak ki derin bir nefes aldı. At arabasına yiyecek bohçasını koyan oğlu sarı Mustafa’ya, “Hani Memiş’in oğlu gelecekti ? Geç kaldı” diye söylendi. Mustafa sarıya çalan saçlarını elleri ile karıştırdı; canı sıkıldığı belli idi; Mustafa’nın ne zaman canı sıkılsa ellerini saçlarına götürür çeki çekiverirdi. Sarı Mustafa parmaklarında kalan sac tellerine anlamsızca baktı. Halbu ki daha dün emmilerin Ahmet’e bağa erken gideceğiz, tez gel demişti.Babasına cevap verecekti ki iki eşek ile Ahmet’in geldiğini görünce içi rahatladı “Baba ,Ahmet geliyor ! “ dedi “Ben atı ahırdan çıkarayım” “Kardeşin Hüseyin’e sor, boş üzüm çuvallarını arabaya koydu mu ?” dedi İsmail ağa Oğul Hüseyin, Mustafa gibi değil unutkandı. İsmail ağa oğlunun bu huyunu bildiği için sormuştu. Hüseyin at arabasının yanında elinde üzüm çuvalları ile bitiverdi; gülerek, ”Tamam baba !” dedi “Hepsini aldım. “ O sıra iki eşekle yanlarına gelen Memiş’in oğlu Emminin Ahmet, Hüseyin’e; “Hüseyin emaneti aldın mı ?” diye sordu. Bunu duyan Fadime kadın kuşkulu gözlerle oğlu Hüseyine bakıp; “Ne emaneti len ?” dedi. “Silah mı yohsa ?” “……!” Fadime kadın, onların sustuğunu görünce birden kaşları çatıldı.Çocukluğu İnallı köyü’nde geçmişti. İnallı, Nar gibi sulak bir yer değil, toprağın suya hasret kaldığı bir yerdi. Bundan dolayı çok ölümlü kavgalar görmüştü. Ne zaman bir silah görse saçları diken diken olur, elleri titrerdi. Yine öyle oldu; elleri titrerken oğlu genç Hüseyin’e bağırdı; “O dabancayı hemen yerine goy ! Dabanca namusdur ve ancak namus için daşınır !” Hüseyin yumuşak huylu bir gençdi. Anası bişey dese hemen yerine getirir, iki etmezdi fakat, bu sefer öyle olmadı; annesine diklendi; “Ana “ dedi “Ortalık iyi değil. Narlılar suyumuzu kesiyor diye Sulusaraylılar silahlanmış diyorlar !” “Doğru söylüyor “ dedi Emmilerin Ahmet. Ahmet eşeğin üzerinde sözlerine devam etti; “Narlıları vuracaz !” demişler”Gideceğimiz yer Sulusareay dibi. Ya bişey olursa ?” “Bişey olmaz !” diye çıkıştı Fadime kadın. “Sen dediklerine bahma, Sulusaraylı bişey yapmaz. Biz gevurdan dönme miyiz ki, hepimiz Müslümanız !” O sıra lafa İsmail Ağa girdi; “Oğul “ dedi “Sen anayın dediğini yap. Silahı yerine goy ! Bi cahillik eder can yakarsın..” “Ocağımız söner !” dedi Fadime kadın “ Söner de yüreğimize oturur. Ondan gari mapus damlarında oğul bekle !” Hüseyin eşek üzerinde olanları izleyen Memişin oğluna baktı; Emmilerin Ahmet sen bilirsin dercesine Hüseyin’e kafa salladı. Genç Hüseyin “Tamam ana !” dedi “Lakin başımıza bi iş gelirse ?” “Gelmez !” dedi Fadime kadın, omzunu dikleştirerek “Başımıza düne kadar ne gelmiş ki bugün gelsin !” “Sen bilirsin” dedi Hüseyin ceket altında ki şişkinliğe dokunup tekrar içeri girerken söylendi, “İnşallah başımıza bi hal gelmez ! “ İsmail Ağa oğluna, “Onu kaya dolabın yanındaki yüklüğün altına koy. Çoluk çocuk görmesin..” Hüseyin babasının sözlerini duymadı bile; eve girip çıktığı bir olmuştu. Hüseyin’nin belinde şişkinlik artık yoktu. Sarı Mustafa onlar tartışırken kırat’ı arabaya çoktan koşmuştu bile. Melek gelin kocası Mustafaya yanaşıp usulca; “Mıstafam !” dedi "Bu gece kötü rüya gördüm. Dikkatli olun emi !” Sarı Mustafa pek nadir gülerdi; karısına bir şey demeden zorla gülümsedi. … Aile yola çıkmaya hazırdı. İsmail Ağa, oğlu sarı Mustafa, Karısı Fadime ve kızı Emine at arabasına binmiş Emmilerin Ahmet ve oğul Hüseyin ise eşeklere binmişti. İsmail Ağa kırat’ın çok sevdiği o cümleyi söyledi “Haydi oğlum Bulhazbaşı’na ! Varır varmaz arpanı torbanda bil !” Kırat sahibini anlamışçasına ileri atıldı. Yolun uzak olduğunu o da tahmin etmişti ama sahibine güveni tamdı. Her adımda ayak kasları daha da şişiyor, bu yol ne ki dercesine arabayı kuş gibi uçuruyordu. … Dedik ya eylül sonları Anadolu da bir başka güzel olur. Yeşil asma yapraklı üzüm bağları gün doğumundan batımına değin sahiplerini bekler. Beyaz üzümlerin Güneş’e bakan yanakları utangaç gelin gibi al al olur. Misket, Parmak üzümü, ketengöynek, mor renkli buludu gibi üzüm çeşitleri sele ve kovalarla özenle toplanıp kamış örgülü küfelere konurdu. Bir kısmı kayadan oyma damlarda kuru çalı değneklere tek tek takılarak kış günleri sofralara hazır hale getirilir. Diğerleri ise pekmez yapımı için ateş üstünde büyük bakır leğenlere dökülüp kaynamayı bekler. Bu üzümlerden pekmez harici köftür, tarhana tatlısı yapılır. Köftür ve tarhana hasırlar üstüne küçük dilimler halinde konur ve Güneş’e nazır bir damda kurumaya bırakılırdı. Siyah üzümler ise; sergi dediğimiz toprak tepelerde kurutulur. Her serginin göğsü mutlaka Güneş’e bakar. Kuruyan üzümler yağmur yaş değmeden özenle toplanır. Altında kalan topraklı üzümler ise delikli kalburlarda elenerek çuvallara konurdu.Sonraki yıllarda ise bu üzümlerin altına gazete kağıdı veya naylon serilmiştir. Böylece üzümün toprakla teması kesilmiş olur. . Anadolu toprağı bereket demektir. Anadolu onu seveni daha çok sever. Sevdikçe daha çok ürün verir.Sevdikçe ona gönül verenleri gücendirmez, gönüllerde taht kurar. O gün Dülgerler’in Sulusaray yakınlarındaki Bulhazbaşı’n da ki kuru üzüm sergisi de böyledir. Sergide ki üzüm taneleri öyle güzel ve temiz kurumuşlardı ki İsmail Ağa eline kuru üzüm salkımını alıp karısına gösterdi;, “Fadime “ dedi “Şuna bah hele !” Fadime kadın kocasının elindeki kuru üzüm salkımına şöyle bir göz attıktan sonra “Heriif ! Maşallah de ! Maşallah ! Tüm salkımlar aynısı. Bu yıl fırtına mırtına da olmadı. Olmayınca salkımlar gelin eli gibi maşallah !” Fadime kadının oğlu Mustafa kuru üzümleri çuvallara dolduruyordu. Annesine güldü; “Ana “ dedi “Gelin eli üzüm gibi mi olur ?” “He tabi !!! Başka nasıl olur ? Elbette gelin eli gibi temiz olur” diye söylendi. Sonra başını Mustafa’ya döndürüp; “Sen garının elini heç kirli gördün mü ?” Mustafa doldurduğu üzüm çuvalını sırtlayıp arabaya koyar iken, “Doğru valla !” dedi “Bizimkinin eli hep temiz olur” Fadime kadın “Aah ah !” dedi “Anaların lafını bi dinneseniz ! Analar evladını hep korur amma bunlar bilmez !” Sonra oğlu Mustafaya “Mıstafam !” dedi “Keşke Saffeti’mi de getirseydin. Çocuk toprakta goşar oynardı !” “Ana, gıyamadım ! Hem mışıl mışıl uyuyordu “ dedi Mustafa Fadime kadın derince iç çekti, “Aaah ah ! Ben yanarım yavruma ! Yavrumda yanar yavrusuna ! “ dedikten sonra gözleri küçük oğlu Hüseyin takıldı; Hüseyin sergideki işini yarım bırakmış, ayakta dikili bir halde etrafa kuşkulu gözlerle bakıyordu. Fadime kadın “Ne oldu len ? Gene değnek gibi dikildin !” dedi Hüseyin anasına cevap vermedi. Arkadaşı Emmilerin Ahmet’e dönüp; “Amet” dedi “İlerdeki çalılıklarda karartılar gördüm” “Nerede ?” dedi Ahmet Hüseyin elleri ile yüz, yüz elli metre ilerideki çalılıkları gösterdi, “Aha, şu sivri kayanın ardındaki çalılıklar !” Emmilerin Ahmet gösterilen yere dikkatlice baktı; bir şey göremedi. “Hayal görmüş olmayasın ?” deyip güldü. O sıra lafa babaları İsmail Ağa karıştı “Az önce ben de gördüm. Fakat telaşta kalmayın diye ses etmedim “ deyince karısı Fadime kadın; “Amanıııınnn !” diye hayıflandı. Sonrada devam etti, “Aman ki aman ! Elinizi çabuk tutun ! Üzümleri sergiden toplar toplamaz buradan hemen gidelim !” Alel acele sergide kalanlarıda kalburla elemeden toz toprak içinde topladılar. Sarı Mustafa inanmıyor, kırat’ı bağladığı yerden çözerken kendi kendine söyleniyordu; “Yok canım !” diyordu “ Dört kocaman adamız, bize kim zarar verebilir ki ?” Fadime kadın ise, “Mıstafa dırlanıp durma ! Düşman uyumaz derler. İçime kurt düştü. Neme lazım buradan hemencik gidelim !” dedi. … Öyle de yaptılar. At arabası ve eşeklere yüklenen kuru üzüm çuvalları hazırdı. Henüz elli altmış adım gitmişlerdi ki Fadime kadın; “Tüüüh ! Kahretsin ! Kalburu sergide unuttum !” deyip gerisin geri yürüyordu ki İsmail Ağa, “Dur kadın !” dedi “Ben şimdi alır gelirim !” O gün hava gizemli bir haldeydi O gün Erciyes’in başı az bulutluydu fakat eteklerine yerleşen sis onu belli belirsiz yapıyordu. Halbu ki başka zaman olsa Erciyes doruklarında ki karları gümüş bir madalya gibi doğaya yansıtırdı.Erciyes kendi bedenine saklanmış olacakları görmemek için sanki yüzüne ince bir tül çekmişti. “Tak ! Tak ! Tak !” Sonra bir daha “Tak ! Tak !” etti. Silah sesleri etrafı çınlattı. Çalılıklarda ki kuşlar korku ile havalandılar. İsmail Ağa sıcak bir şeylerin vücuduna temas ettiğini hissetti. Vücudu ağırlaşmış, ayakları bedenini tartmaz olmuştu. Bu da neyin nesi dercesine elinden toprağa düşen kalbura bakıyordu. O an vücudunu yoklamak aklına bile gelmedi.Belini doğrultamamıştı. Bir ara karısı ve çocukların bulunduğu yere baktı; kendisine doğru koşuyorlardı. Ayakları altındaki toprakta kırmızı ıslak lekeler oluşmuştu.İsmail ağa bunlar bana mı ait dercesine şaşırdı. Ayaklarında takat kalmamıştı; dizleri büküldü ve bir çınar bedeni gibi toprağa devrildi. “Babam !” diye bağırdı büyük oğlu sarı Mustafa “Babam sana gıydılar !” Mavzer kurşunu İsmail Dülger yere eğildi ği an omzundan girip boynundan çıkmıştı. Fadime kadın kendini yerden yere atıyor, “Amanıınn ! Herifimi vurdular amanın !” diyor başka şey demiyordu. Kendini ilk toparlayan sarı Mustafa oldu.; Babasının sırtından ve boğazından akan kanı durdurmak istiyor diğer yandan kardeşine bağırıyordu “Hüseyin at arabasını hemen boşaltın ! “ Hüseyin ve Emmilerin Ahmet bunu bekliyormuş gibi koşarak arabaya doğru gittiler. Mustafa babasının kan akan boynuna boğça bezi sarıp onu kucağına aldı ve arabaya doğru hızlıca yürüdü. Gülşehir- Nevşehir kavşağına vardıklarında yaralı İsmail Ağa’nın iniltisi kesilmişti. Mustafa bunu farketmişti ama yanındakilere belli etmedi. Bir umutla belki yaşıyor diye düşündü. Nevşehir tarafına giden bir kamyon falan var mı diye baktı; toprak yol ıpıssızdı. Babası İsmail’in soluk alış verişleri belli olmuyordu. Sarı Mustafa at arabasını süren kardeşi Hüseyin’e bağırır gibi; “Hüseyin, atı kamçıla !” dedi. …. Nar belediye meydanına vardıklarında Fadime kadın kocası İsmail’in hala yaşadığını sanıyordu. İsmail Dülger’den ise ses seda yoktu. Narlılar bir anda at arabasının etrafını sardılar. Ve İsmail Ağa’yı bir dolmuşa koyup hastaneye götürdüler..Akşam üzeri aynı dolmuş İsmail Ağa’yı evinin yakınında ki kara dutun dibine getirdi.. İsmal Dülger ölmüş, evine cenazesi gelmişti. Karısı Fadime, kendini yerden yere atıyor , canhıraş feryatları belediyeye kadar ulaşıyordu. “Gomşular İsmail’im gettiii! “ İsmail Dülger’in kızı ve oğulları derin acılar içinde bir şey yapamamanın ıstırabını yaşıyordu. Oğlu Hüseyin göz yaşları içinde yumruğunu sıkarak, “Babamın intikamını alacağım !” diye bağırdı Salihlerin Hayriye kadın Hüseyin’e can oldu “Al guzum ! Babayın ganını Sulusaray’lıya goma !” Barutcunun Hayriye de fitili ateşler gibi, “Aah ah ! Aslan gibi İsmail’i vurdu gahpeler !” diyor başka şey demiyordu. Nar’ın erkekleri ise derin ve ezik bir sessizlik içinde cenaze evinde toplanmıştı. Ortalıkta çıt yoktu. Herkesin yüzünde keder ve meçhule gezinen bir anlam vardı. Hiç kimse bundan sonra olacakları düşünmek dahi istemiyor gibiydi. Çünkü Nar ve Sulusaray arasındaki bu su kavgasında ilk kan akmıştı. Ya bu kanın devamı gelirse ? Kirişlerin Emine’in ortalığı çınlatan sesi duyuldu; “Eeey Narlılar ! Bu kan burada galmıyacak ! Adam olan bu ganı yerde bırakmaz !” Başka bir ses; “İsmailin ganı yerde galmaz ! Hesabı Sulusaray’lıdan sorulacak ! ” dedi “Vah vah ! İsmail’i nerede vurmuşlar ?” “Bulhazbaşı’nda diyorlar !” “Çohlar mıymış ?” “Bilmem. Gaç gişi olduğunu bilen yoh ! Alaman mavzeriyle vurmuşlar” “Vah İsmail’im vah ! Boyunu posunu sevdiğim ! Sana nasıl gıydılar !” “Vah ki vah !” dedi Milazımın Hayriye de “Aslan gibi İsmail’i yediler ! Yedilerde bitirdiler ! “ Bir başka kadın ellerini dizlerine vurup feryat figan ediyordu; “Vaaayy İsmail vaayy ! Elleri gırılsın ! Gırılsında gendi ganlarında boğulsunlar !” İsmail Dülger’in oğlu Hüseyin yerinde duramıyor, insanlar ağıt yaktıkça daha çok kızıp köpürüyordu. “Gan akacak “ dedi Hüseyin yere tütkürür iken “Öyle bi gan akacak ki !” Hüseyin’in eli yüzü toz toprak içindeydi.Ağız kenarına bulaşan toprak çamurlaşmıştı. Hüseyin sinirli bir halde yere bir daha tükürdü. O sıra Muhtar, Hüseyin’in yanına yanaşıp, usulca; “Hüseyin “ dedi “Biz de çok üzüldük. Bu mesele burada bitmeyecek lakin, önce babanı yarın defin edelim. sonrası Allah kerim !” Hüseyin muhtara cevap vermedi; ters ters baktı. O gün ortalık çok gergindi. Bazı kişilerin ceket altları şişkin ve silahlı oldukları belli oluyordu. Bu iş burada kalmayacak ilk kan sonrası kan akacak gibiydi. Sarı Mustafa insanların yüzlerindeki öfkeyle karışık endişeyi görüyordu “Allah kerim !” dedi Mustafa. “Muhtar doğru söylüyor; "Yarına Allah kerim ! “ “Yarın ola hayır ola !” dedi tekrar muhtar. Muhtarın beli şişkin ve doluydu. Sarı Mustafa çok hüzünlüydü. Babasının akan kanı hala elbisesindeydi. Değişmeye vakti dahi olmamıştı. Çaresizce parmaklarını sıkıyor, sıktıkça parmaklarından değil yüreğinden “Küt ! Küt !” ses geliyordu. Mustafa hırsla mırıldandı; “Hele yarın bi olsun da !” dedi … . Yarın oldu; Nar halkı göz yaşları içinde İsmail Dülger’i toprağa verdiler. Sonrası mı ? Belediye başkanları, Jandarma komutanı, Nar ve Sulusaray ileri gelenleri toplandı, Bu gergin ortamı yumuşatacak adaletli bir karar alacaklardı. .Ve aldılar. Karar şöyleydi. Hiç kimse bir daha diğerine zarar vermeyecek. Su bundan böyle öğleden sonra Kemerpınar gölünden aşağı kısım Sulusaray’a akacak. Nar’dan hiç kimse suyu kesmeyecek. Kesen olursa cezalandırılacak. … Olan güzel insan İsmail DÜLGER’e olmuştu.. Bulhazbaşı’n da kahpece sırtından vuruldu.. Bu olayı Nar halkı hiç unutmadı fakat, kinde gütmediler. Çünkü Narlıların tek bir amacı vardı; çocuklarını okutmak. Olayı çocuklarına anlattılar. Çocukları da çocuklarına. Ve bu dramatik öykü günümüze kadar geldi. Bize de sevgili arkadaşımız Sedat DÜLGER’in bilgileri ve desteği doğrultusunda dedesi İsmail DÜLGER’in acı öyküsünü yazmak kaldı. Anısı önünde saygı ile eğiliyorum. Ol hikaye budur. Ruhu şad olsun ! . Katilleri mi ? İki şüpheli beş yıla kadar ceza aldılar..Ve bir zaman sonrada çıktılar. ... KAYNAK; Sedat DÜLGER (Torunu) ……..Emine Dülger KARACAKURT… (Kızı, 87 yaşında)
https://www.facebook.com/turgay.kozan.92